Hoşgörünün Beşiği: Anadolu
Anadolu, sadece Asya ile Avrupa’yı birbirine bağlayan coğrafi bir köprü değil; yüzyıllar boyunca farklı dillerin, dinlerin ve kültürlerin bir arada barış içinde yaşamasını sağlayan devasa bir hoşgörü havzasıdır. Topraklarının her bir köşesinden medeniyet fışkıran bu eşsiz coğrafya, insanı insan olduğu için seven, farklılıkları birer çatışma unsuru değil zenginlik olarak gören bir anlayışın merkezidir. Bu yüzden Anadolu denince akla gelen ilk kavramlardan biri, şüphesiz ki hoşgörüdür.
Anadolu’nun hoşgörü iklimi, onun köklü tarihinden ve bağrında büyüttüğü bilge şahsiyetlerden beslenir. Bu topraklar;
Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî’nin "Gel, ne olursan ol, yine gel" çağrısıyla insanlığı kucakladığı,
Yunus Emre’nin "Yaratılanı severiz, Yaradan’dan ötürü" diyerek sevginin en saf halini haykırdığı,
Hacı Bektaş-ı Velî’nin "Dil, din, renk ayrımı yapmayınız" öğüdüyle kardeşliği aşıladığı yerdir.
Bu bilgelerin ektiği tohumlar sayesinde Anadolu, cami ile kilisenin, havra ile cemevinin yüzyıllarca yan yana durduğu, ezan sesinin çan sesine karıştığı bir huzur iklimine dönüşmüştür.
Dünyanın pek çok yerinde farklılıklar savaşların ve yıkımların nedeni olurken, Anadolu’da bir arada yaşama sanatının en güzel örneklerine vesile olmuştur. Hatay’dan Mardin’in dar sokaklarına, İstanbul’un çok kültürlü semtlerinden Karadeniz’in yaylalarına kadar her yerde bu harmanlanmış kültürün izlerini görmek mümkündür. Farklı bayramlar birlikte kutlanmış, acılar birlikte paylaşılmış ve bu ortak yaşam, zengin bir mutfaktan derin bir musikiye kadar hayatın her alanına yansımıştır.
"Anadolu, renklerin kavga ettiği değil, yan yana gelerek muazzam bir ebru sanatı oluşturduğu kutsal bir tuvaldir."
Günümüz dünyasında ötekileştirmenin, ön yargıların ve hoşgörüsüzlüğün hızla tırmandığı düşünüldüğünde, Anadolu’nun asırlık mirası tüm insanlığa rehberlik edecek niteliktedir. Bizlere düşen görev, bu toprakların bizlere bıraktığı en değerli miras olan sevgi, saygı ve hoşgörü kültürünü korumak ve gelecek nesillere aktarmaktır. Çünkü Anadolu, ancak ve ancak üzerindeki tüm renkleri aynı şefkatle kucakladığı sürece "Anadolu" olarak kalacaktır.
Kısacası, farklılıklardan düşmanlıklar değil, yeni sentezler üretmek bizi zenginleştirir. Bu yönetim anlayışını iyi kavrayabilmek için Anadolu kültüründen faydalanmalı ve bu kültürü ihrac edebilmek için içerik geliştirmeliyiz. Bu nedenle, yalnızca farklılıkların bir arada yönetimi konusunda bilgimizi artırarak kendi kurumlarımızda daha iyi önderler olabilmeyi değil, aynı zamanda farklılıkların zenginliğinden faydalanarak kendimizi de daha iyi anlayabilmeyi ve daha olgun bireyler haline gelebilmeyi hedeflemeliyiz.
